Ülkeleri Zayıflatan Etkenler

Ülkeler yanlış politikalar altında yozlaştırılabilir, bu yozlaşmanın nüfuz ettiği seviye, dolayısıyla iyileşmenin zorluğu değişiklik gösterebilir. Ülkemiz de bugün üç farklı seviyede deformasyon yaşanmaktadır. Bazen insanlar reformasyonları (yeniden yapılanma) deformasyonlardan (yapının bozulması) ayırt etmekte zorlanabilirler. Reformasyonlar ülkenin eksiklerini kapatmayı, ülkeyi güçlendirmeyi, ileri götürmeyi hedefleyen değişikliklerdir. Ülkenin devamlılığını sağlayan sistemlerin zarar görmeleri deformasyonlara, dağılmalara sebep olur. Avrupa’da karanlık çağları bitiren aydınlanma hareketleri, Rusya’da Büyük Pedro döneminde gerçekleşen bürokrasi ve ordu düzenlemeleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında getirilen inkılaplar reformasyon örnekleridir. Yazının devamında deformasyonlara belli kategoriler altında örnekler verilecektir.
Kadro seviyesinde deformasyon bir Devletin zayıflaması için en kolay olanı, etkisini en çabuk gösterenidir. Bu seviyede deformasyonun sonuçlarına iyi iki örnek Venezuela ve Faşist İtalya’nın 2. Dünya Savaşı sırasındaki Yunanistan seferidir.
Dünyada varlığı kanıtlanmış ham petrol rezervi 1.7 trilyon varil olarak hesaplanıyor. İlk üç şöyle sıralanıyor: 301 milyar varille Venezuela birinci, 266 milyar varille Suudi Arabistan ikinci, 171.5 milyar varille Kanada üçüncü. Oysa ekonomik koşullar nedeniyle tarihinin en zor zamanlarını geçiren Venezuela’da halk çevre ülkelere göç ediyor Venezuela Devlet başkanı Nicolas Maduro, vatandaşlarına “Yurtdışında tuvalet temizlemeyi bırakın, gelip vatanınızda yaşayın” diye sesleniyor.
Peki, dünyanın en zengin petrol rezervine sahip ülkesi Venezuela nasıl bu duruma düştü?
Anlatalım… 1998’de Chavez iktidara geldiğinde başta uyguladığı politikalarla her kesimin desteğini aldı. Ancak ilerleyen yıllarda Venezuela adeta Chavez’in çiftliğine dönüştü. Devlet yönetimin de liyakatin yerini eş dost akraba partizanlar alınca önce Ekonomik faaliyetlerin ağırlığına sahip şirketleri bu kişiler ele geçirdi ardından ülkenin petrolden gelen gelirini sorgusuz-sualsiz denetimden uzak bir şekilde kendi çıkarları doğrultusunda üretim yerine ölü yatırım denen tüketim e dönük yatırım harcamalarına yönlendirdiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arası tam 100 milyar dolar tamamlanamayan inşaatlara harcanmıştı sonuç batık bir ülke Venezuela.
İkinci örnek 2.Dünya savaşın da İtalya Yunanistan’dan her bakımdan daha güçlü, Batı Avrupalı militarist bir endüstri devletidir, devletin başında halk tarafından sevilen, aslında başbakan konumundayken kralın yetkilerine de el koyup kendini Il Duce ilan eden Benito Mussolini vardır. Mussolini otoritesini güçlendirmek, istediği gibi hareket edebilmek için devletin ordu da dâhil tüm kadrolarında kendi lehine olacak değişiklikler yapmış, birçok üst kademe komutanı daha yeteneksiz insanlarla değiştirmiştir. İtalya kendini Akdeniz’in süper gücü olarak görmekte, Yunanistan’a karşı kazanacakları zafere kesin gözüyle bakmaktadır. Sefer hüsranla sonuçlanmıştır. Silah vardır, fakat askerler gerekli performansı sergileyemezler. Emir komuta zincirinde güvensizlik hâkimdir. Askerler, politik entrikalar sonucu bulundukları yerde olan vasıfsız komutanların emrinde savaşmakta gönülsüzdürler, bu komutanlar da zaten işlerini düzgün yapamamaktadırlar. İtalya çok daha üstün silah gücüne rağmen kaybetmiş, askerler her fırsatta silahlarını bırakıp gitmişlerdir. Üst kadroların politik entrikalar ve kişisel menfaatlerle şekillendiği her ülkede bu tip başarısızlıklar gözlemlenmiştir. Her ülkede, kadroların baştakilere daha rahat hareket imkânı sağlayacak pasif ve itaatkâr, vasıfsız insanlardan oluşturulmaları ülkeyi mutlaka zayıflatacaktır.
Sistemde yaşanan deformasyonun etkisi her Ülke için daha uzun vadeli ve yıkıcıdır. Bu tip deformasyonun yakın tarihteki bir örneği İran’dır; rejim değişikliğine gidilirken halk hızlı bir biçimde bastırılmış, ülkeyi fundamental olarak geriletecek değişikliklere gidilmiştir. Bugün İran bu değişimlerin sonuçlarını hala hissetmektedir. İleri düşünceli, aydın kesimler tarafından gerçekleştirilen ilerici hareketler rejimdeki bu yozlaşma sayesinde devlet eliyle kolayca bastırılabilmekte, bu da ülkenin elini kolunu bağlayan zinciri kırılamaz hale getirmektedir. Kaldı ki bu konuda bir örnek bulmak istiyorsak yaşadığımız topraklar da zaman dilimini değiştirmemiz yeterli olacaktır. Osmanlı Devleti’nin sonunu getiren de zaman zaman politik entrikalar, zaman zaman da otorite kaygısıyla uygulanan, ülkenin sisteminde yaşanan deformasyonlardı. Yeniçeri ocağında yaşanan deformasyon ordunun eşkıyalaşmasına, başıbozuklardan oluşmasına sebep oldu, reformasyonunda geç kalınmış feodal düzen hızla yozlaştı; ülkenin aslında can çekişmekten başka bir şey olmayan ekonomik düzenlemelere gidip tamamen dışa bağımlı olmasına sebep olmuştur.
Üçüncü tip deformasyon içlerinde etkileri en uzun vadeli ve Ülkeler için yıkıcı olanıdır; demografik deformasyon. Modern dünyada ekonomi büyük ölçüde üretime, sanayiye, daha genel olarak sistematik çalışmaya dayalıdır. Ortaçağda tek bir demirci şövalyenin bütün bir zırhını, kılıcını, kalkanını, miğferini ve atının zırhını tek başına yapabilirdi, bugün tek bir eldiven yapmak için bile birden fazla kişinin organize çalışması gereklidir. Liberal ekonomi anlayışının ortaya çıkışından bu yana geçen yüzlerce yılda bütün dünyada ekonomi anlayışı ağır değişimler geçirdi. Devletler bu yeni dünyaya uyum sağlamak için evrildiler. Ülkelerin gelecekteki çıkarları ve hedefleri doğrultusunda demografik planlamalar yapılmaya başlandı. Bu planlamalar elbette halkın sosyoekonomik yapısı, kültürü, sayısı, eğitim düzeyi ve daha birçok özelliği göz önünde bulundurularak yapılmaktadır. Demografik yapılanma, etkileri çok uzun vadeli düşünülmesi gereken, ileri görüşlülük isteyen bir konudur.
Büyük insan göçlerinin gerçekleştiği ülkeler ve bu göçlerle başa çıkma şekilleriyle ilgili özellikle yakın tarihte birçok örneğe rastlayabiliriz. Amerika Birleşik Devletleri yakın tarihte, Avrupa asıllı kolonici ve sömürgeciler tarafından kurulan bir ülkedir. Sömürgeciler Amerika kıtasının uçsuz bucaksız topraklarına yerleşip orada işler kurmaya başlayınca büyük bir iş gücü ihtiyacı ortaya çıktı. Bu iş gücü ihtiyacı Batı Afrika bölgesinde hali hazırda var olan köle ticareti yoluyla giderilmeye çalışıldı. Siyahi insanların Amerika’nın “sahibi” konumunda olan diğer insanlardan fiziksel özellikleri itibariyle ayırt edilmeleri oldukça kolaydı. Bu insanlar bir ırk halinde köle statüsü altında diğer insanlardan ayrıştırılmış halde yaşadılar; kendi kültürleriyle, kendi dilleri, bunun dışında yarım yamalak bildikleri Avrupa dilleriyle ve tabi ki fakirlikleriyle. Güney Amerika’da temel iş gücü konumunda olan bu insanlar endüstrileşmiş kuzey Amerika devletlerinin iç savaştaki galibiyetleri üzerine, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında özgürlüklerini kâğıt üzerinde kazandılar. Bu insanlar artık sözde vatandaş sayılsalar da kölelikle beraber gelen uzun süreli ayrıştırılma, dışlanma ve fakirlik sonucu beyaz ırktan olan vatandaşlardan eğitim düzeyi olarak çok geride kalmış insanlar olarak fakirlikten kurtulamamışlardı. ABD bu insanlar için zamanında gerekli adımları atmayıp, onları oldukları gibi topluma entegre etmeye çalıştıkları için bugün ülkede birçok etnik azınlık gruplarında çeteleşme ve ciddi oranda organize suç görülmekte; devlet, bu grupların çeteleşmesini önlemek ve çeteleşmiş olanların işledikleri suçlarla mücadele etmek için ciddi miktarda para harcamaktadır. Bir diğer örnek ise 19.yüzyıl ABD’sinden gerek bürokrasi gerek ekonomi gerekse kültürel anlamda çok daha gelişmiş İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya devletidir. Almanya, dünyanın şu ana dek gördüğü en kanlı savaştan mağlup çıkmış, nüfusunun -özellikle iş gücünü oluşturan nüfusunun- önemli bir kısmını kaybetmiştir. Bir endüstri devleti olan Almanya ekonomisini idame ettirebilmek için iş gücü açığını Türkiye Cumhuriyeti de dâhil birçok farklı devletten temin etmiştir. Bu nüfusu ülkeye entegre etmek kolay bir iş olmasa da Almanya kendi dil ve kültürünü açtığı kurslar, çeşitli göçmen eğitim kurumları ile başarılı bir biçimde empoze etmiş, hala da etmektedir. Göçmenler Almanya’da bir yük haline dönüşmemiş, Almanya’nın yükünü omuzlamışlardır. Günümüzde sınır komşusu Suriye’den büyük miktarda -çoğu denetlenmemiş- göç alan Türkiye Cumhuriyeti için bu konuda gerekli önlemleri almak konusunda örnek teşkil eden Almanya’nın politikaları göz önünde bulundurulabilecek bir seçenek gibi görünse de Suriye’den gelen kitlenin ne dili ne de kültürü bizimkine uymamakta büyük kültürel deformasyona sebep olup sayıları da ülkemizin kaldıramayacağı kadar çoktur bu insanlar ülkemizin halkından kopuk izole bir kültür, ayrı bir halk oluşturmaktadırlar. Ülkemizdeki varlıkları tamamıyla denetim dışı olmakla beraber, bu insanlar ekonomiye gerektiği gibi entegre edilememektedir. Sorun ekonomik boyutuyla da sınırlı değildir. Bir bölgede – hele ki Ortadoğu gibi bir bölgede- istikrarın bozulması o bölgede var olan veya o bölgede çıkarları olan her devleti ilgilendirecektir yıllardır hepimiz Türk olmamıza rağmen bizleri Laz Kürt, Çerkez…vs diye bölmeye çalışan Siyonistler bizimle ayni İrk olmayan Arapları yakın tarih te mutlaka ülkemize karşı kullanacaktır.
Bundan dolayı mutlaka neredeyse yedi milyonu bulan Arap misafirlerimizin ülkelerine dönmeleri sağlanmalıdır.

Mehmet YILMAZ