Kriz Stratejileri

Tarih boyunca ekonomik, sosyal ve siyasal çıkarları doğrultusunda ve koşulların sürüklemesiyle birçok ülke kendini dönem dönem bir krizin içerisinde bulmuştur ve varlığını sürdürdükçe de bu devam etmektedir.

Stratejik kriz yönetimi, kurumlar, sıradan ülkeler ve süper güç devletler arasında çok boyutlu bir bakış açısı, sağlam bir strateji ve başarılı bir ‘ekip’ çalışması gerektirmektedir. Kriz yönetimi sadece devletin üst yöneticilerinin işi değildir. Krizin stratejik planlarını belki karar alıcılar hazırlayacaktır ama krizin yönetimine gerektiğinde tüm ülke, istihbaratıyla, ordusuyla ve ekonominin her aşamasındaki tüm kurumlarıyla katılmalıdır. Devlette millet de dâhil olmak üzere herkesin kriz yönetimi için yapacakları şeyler vardır. Özellikle realizmin babası sayılan Machiavelli dâhil olmak üzere realist uluslararası ilişkiler teorisyenlerinin de tabir ettiği gibi; uluslararası sistem anarşiktir. Bu yüzden uluslararası sistemin baş aktörleri olan devletler daima kendi çıkarlarını gözeteceklerdir. Dolayısıyla her devlet bağımsızlıklarını kazanmak başta olmak üzere ekonomik ve siyasal anlamda güçlenmeye çabalayacaktır. Bu doğrultuda devletlerin çıkarlarının çatışması kaçınılmazdır.

Kriz; her alanda mücadele sonucu ortaya çıkan bir olgu olmakla birlikte öncelikle sebeplerine açıklık getirmek için ‘politika’nın tanımını yapmak gerekmektedir. Politika, birbirine koşullara göre değişen alanlarda karşılıklı bağlarla bağlı olan aktörlerin, varlıklarını korumak, sürdürmek ve hatta geliştirmek için uluslararası sisteme uyum çabaları doğrultusundaki davranışlarıdır. Bu çaba çıkarlara göre değişmekle birlikte kimi zaman uyumun ve barışın, kimi zaman ise çatışmanın gölgesinde sürmektedir.

Krizin ‘yönetiminin’ yapılabilmesi için, öncelikle kendisinin anlaşılması gerekmektedir. Patlak vermiş bir krizin kontrol altına alınabilmesi, daha da önemlisi bu kontrolde etken rol üstlenilebilmesi için karşıdaki aktörün güçlü ve zayıf yönlerinin iyi idrak edilmesi gerekmektedir. Bir ülkenin gücü ve zaafları ise; sınırların niteliği, dolayısıyla coğrafi konum, sahip olunan stratejik kaynaklar, askeri, ekonomik, istihbarat gücü gibi bir bütün olarak gözlemlenmelidir. Bu doğrultuda Türkiye’nin, özellikle jeopolitik konumu ile öne çıkması –tabiri caizse- göze batması söz konusu olmaktadır. Bir ülkenin dünyadaki coğrafi konumu ile siyasal ilişkilerini inceleyen Jeopolitik, uluslararası politikanın diğer yönleri ile bir bütünlük teşkil eder.

Türkiye’nin Jeopolitiğine bakıldığında ilk göze çarpan husus, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının birleşme/kesişme noktasında yer aldığıdır. Bu üç kıtanın hemen hemen ortasında yer alır. Bu üç kıtanın, dünya nüfusunun yaklaşık %85’ini içermesi, Türkiye’nin jeopolitik açıdan taşıdığı değeri besleyen bir olgudur. Türkiye, Asya ile Avrupa ve, Afrika ile Avrupa arasında köprü durumundadır. Karadeniz’in egemenlik kapılarından biri olan İstanbul ve Çanakkale Boğazlarına sahiptir. Atlas Okyanusunun kıta içi uzantıları sayılabilecek Akdeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi ve Karadeniz dikkate alındığında Türkiye’nin jeopolitik konumu daha bir anlam kazanır. Türk Boğazları, özellikle Karadeniz’e sahildar olan devletler ile bunlara komşu devletlerin açık denizlere çıkabildikleri, en temel su yolu durumundadır. Bu aynı zamanda bu ülkeler ile ticaret yapan üçüncü ülkeler açısından da görülmelidir. Türkiye’de hem doğu-batı hem de kuzey-güney yönleri üzerinde bir kontrol potansiyeli söz konusudur. Aynı zamanda dünyanın enerji kaynakları bakımından zengin bölgeleri olan Orta Doğu ve Hazar bölgelerini de yakından kontrol edebilecek konumdadır.

Bütün bunlar göz önüne alındığında ülkemizin içinde bulunduğu coğrafya, uluslararası politikada hem dengeleri belirleyici bir özelliğe sahiptir, hem de birbirleriyle rekabet eden süper güçlerin daima çekim alanı içerisinde olmuştur. Türkiye ne yazık ki, bölgesel, kıtasal ve evrensel ölçekte üstünlük peşinde olan tüm aktörlerin açıktan veya gizliden kışkırtma, yıpratma ve kontrol etme çabasıyla karşı karşıya kalmış ve bunlarla mücadele uğruna yıllarca hem ekonomik hem de siyasal anlamda yıpranma ile karşı karşıya kalmıştır.

Bulunduğumuz coğrafi konumdan dolayı sınırlarımızı ve komşularımızı değiştirmek mümkün olmadığına göre, dış politika bağlamında etkin bir rol için hem mevcut hem de potansiyel sorunları gidererek gelişmek zorunluluğumuz bulunmaktadır.

Bilindiği üzere ekonomik açıdan kaynakları kısıtlı olan bir ülkenin, bağımlı olduğu ülkenin siyasal bağlamda isteklerine ve çıkarlarına göre hareket etme zorunluluğu ortaya çıkmakta, dolayısıyla hareket alanı daralan ülke, politik anlamda da bağımlı hale gelmektedir. Bu doğrultuda ekonomik, teknolojik, siyasal ve coğrafi tüm kaynakların geliştirilmesi gerekmektedir. İyi bir kriz yönetimi ile, az kaynak kullanarak amaca erişmek mümkündür.

Burada ifade edilmesi gereken diğer önemli bir husus da, dış politikaya ilişkin başarılı kriz senaryoları ve uygulamaları açısından, diğer ülkeler ile kıyaslandığında Türkiye’nin kendine özgü ciddi bazı avantajlara sahip olduğudur. Bu avantajları birkaç noktada toplamak mümkündür. Birincisi, Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olarak çok geniş bir coğrafyada hala kendisine müzahir unsurlara sahip bulunması ve bağımsız-özerk 22 soydaş devletin bulunmasıdır. İkincisi, Türkiye’nin askeri gücünün, hem her bakımdan modern, hem hızlı hareket edilebilir, hem de ateş gücü yüksek olmasıdır. TSK’nın kuvvet kaydırma yeteneği, son dönemde oldukça gelişmiştir. Büyük birlikleri, bütün silah, araç ve gereci ile birlikte, çok kısa sürede bir yerden diğer bir yere taşıyabilmektedir. Üçüncüsü de, coğrafyasının sunduğu imkân ve kolaylıklardır. Bu bağlamda, dışa açılma ve lojistik desteğini sürdürme konusunda komşu ülkeler fazla bağımlı olmaması, ülkesel derinlik, önemli taşıma/ulaşım yolları üzerinde bulunması ve bilinen enerji merkezlerine çok yakın bulunması dikkat çekicidir.

Bu avantajlara sahipken Türkiye’nin imkânlarını daha stratejik kullanması akıllıca olacaktır. Amaç çıkar çatışmasından galip çıkmak olmalıdır. Olası bir kriz durumunda ise, krizin yönetilmesinde esas amaç, savaşa başvurulmadan çözülmesi olmalıdır. Bu doğrultuda kriz yönetimi stratejilerinin iyi bilinmesi ve sahip olunan en ufak ayrıntının dahi bu doğrultuda kullanılması hayati önem taşıyan bir olgudur. Kriz, öyle bir tanımdır ki, ‘Kelebek Etkisi’ diye adlandırdığımız teoride barındırdığı gibi, en ufak güç veya kaynağın, savaşa kadar sürüklenebilecek büyük bir dalgaya sebep olmasıdır.
Kriz yönetimi stratejilerini Prof. Dr. Osman Metin Öztürk genel olarak iki grupta ele almıştır: saldırı stratejileri ve savunma stratejileri.

SALDIRI STRATEJİLERİ
Şantaj Stratejisi

Bu strateji bir gözdağı veya korkutma tekniği olarak nitelendirilebilir. Karşı aktörden istekte bulunularak veya bir hamleden vazgeçmesi istenerek ulusal çıkar ve hedeflerin korunması amaçlanır. Bu teknikte tabii ki, güçlü aktör avantajlı çıkacaktır ve genelde bu aktör tarafından kullanılır. Tarihte ABD başkanı Johnson’ın Türk başbakanı İsmet İnönü’ye normal şartlar altında bir devlet büyüğüne yazılmayacak türden haddi aşan bir dille yazdığı mektubu bu konuya örnek verilebilir.
Bu stratejide, istekler kabul ettirilmediği takdirde bazı yaptırımlar uygulamak mümkündür. Ve yine krizi başlatan taraf, karşı tarafın muhtemel hamlelerine karşı hazırlıklı olduğu için avantajlı durumdadır. Bu yüzden süratli bir atak yapmaya hazırdır. Ancak karşı tarafın beklenmedik bir hamlesi krizi tırmandırabilir.

Kontrol Edilmiş Baskı Stratejisi

Bu strateji genellikle krizin tırmanması veya bir savaş olasılığına dönüşmesi riskini göze alamayan taraflar için uygulanmaktadır. Gerginliği başlatan taraf, kontrollü bir şekilde, küçük adımlarla ve gittikçe artan bir baskıyla krizi tırmandırmaya devam eder ve koşullar kendi lehine olduğu noktada sonlandırır.
Oldu-Bitti Stratejisi

Bu stratejide, kriz yarattıktan hemen sonra karşı hamleyi beklemeden, durumları oldu-bittiye getirerek çıkarlarına ulaşmayı amaçlar. Bu teknikte çoğunlukla risk alınır. Bu yüzden iyi planlanıp hesap edilmesi gerekir. Yunanistan’ın Ege adalarını silahlandırmış olması buna örnek verilebilir.
Yıpratma Stratejisi

Bu teknikte iki aktör arasında ciddi çıkar çatışmaları vardır fakat güç bakımından büyük farklar bulunur. Zayıf taraf, muhatabı olan ülkeye zor kullanarak maddi manevi yıpratıcı, zarar verici eylemlerde bulunur ve çeşitli sabotajlar düzenler. Terör örgütleri buna örnek olarak gösterilebilir. Türkiye için ise PKK buna örnektir. Bu stratejinin ayrıca asimetrik savaş dediğimiz, zayıf tarafın amaçlarına alçakça ve yıpratarak savaşması olarak tabir edebileceğimiz savaş tekniğini de içinde barındırır. Tabii ki kavramları doğru kullanmak açısından, ‘savaş’ tanımının içinde çeşitli savaş hukuku kuralları ve etik ilkeler de bulunduğu için, terör örgütlerinin çatışmalarını savaş olarak adlandırmamızın mümkün olmaması önemli bir ayrıntıdır.
SAVUNMA STRATEJİLERİ
Tırmanmayı Sınırlama Stratejisi

Bu teknik daha çok bir cevap niteliğindedir. Krizi tırmandırmamak amacıyla kamuoyu veya üçüncü aktörlerin kazanılmasına yöneliktir. Yükselmiş bir gerginliği durdurmak amacı taşır.

Göze Göz-Dişe Diş Stratejisi

Bu stratejinin iyi işlemesi için iki aktör arasında bir güç dengesinin mevcut olması gerekmektedir. Bu yüzden krize sebep olan tarafın tüm tahrik ve girişimlerine karşı, her adımı çok iyi hesap edilmiş ve aynı şiddette cevap ve önlemler almak hayatidir. Bu çok ölümcül bir stratejidir. Tarafların en ufak hatasında bir savaş durumuna geçilmesi an meselesidir.

İmkanları Deneme Stratejisi

Bu strateji, göze göz-dişe diş ve tırmanmayı sınırlama stratejilerinin bir metodu olarak görülebilir. Burada amaç, karşı tarafı mevcut kriz dengesini değiştirme hamlelerinden vazgeçirmektir. Bu doğrultuda silahlı kuvvetler de kullanılarak karşı tarafa tehlike yaratabilecek koşullar yaratılır.

Hat Çekme Stratejisi

Bu stratejide bildiğimiz gibi, karşı aktörün statükoyu değiştirme ihtimaline karşılık ‘şu çizgi aşılırsa sabrımız taşar’ niteliğinde çok net bir cevap vermektir. Bu stratejide kararlılık çok ama çok önemlidir. Karşı tarafa, çizgiyi geçtiği takdirde atacağını söylediği adımlara kesinlikle inandırması gerekir. En ufak bir inandırıcılık kaybı, durumu aniden değiştirerek oldukça aleyhinize olan bir durum ortaya çıkarmakla birlikte, ülke ciddi prestij kaybı yaşayabilir. Kararlılık çok net hissettirilmeli, istihbarat önlemleri hassas bir şekilde alınmalıdır.

Türkiye’nin kırmızı çizgisinin Karabağ olduğunu söylemek mümkündür. Özellikle Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile çıkarmak istemesine karşın Türkiye’nin bu kararın uygulamasının savaş nedeni saymasını buna örnektir. Yine, GKRY’nin adaya S-300 füzeleri yerleştirmek istemesine karşın dönemin Genelkurmay başkanının adayı ziyaret etmesi ve eş zamanlı olarak Türk Deniz Kuvvetleri’ne bağlı bir özel kuvvetin adaya liman ziyareti yapması Rum Yönetiminin geri adım atmasına yol açmıştır.
Bunların yanında kriz ve gerginliklerde zamanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamak lazımdır. Bu doğrultuda esasen ‘zaman kazanma’nın da bir strateji olduğunu söylemek mümkündür. Krizler, uluslararası politikada mevcut statükoyu değiştiren ve dengeleri ‘aniden’ sarsan bir olaydır. Bu yüzden sağlam yapılmamış ve çürük planlanmış bir hazırlığın telafisi mümkün olmamaktadır. Çünkü çabuk olup bitme, krizin doğasında olan bir durumdur.

Yine belirtmek gerekliliği hissedilen önemli bir husus ise, istihbaratın krizde ne kadar önemli ve hassas bir rol üstlendiğidir. Daha iyi anlaşılması adına; SSCB’nin Küba’ya füze yerleştirmek istemesi üzerine ABD ile ortaya çıkan ciddi bir kriz aşamasındayken, KGB içinde ABD için çalışan Albay Penkovsky’nin SSCB’nin olası bir savaş durumunda kesinlikle geri adım atacağı bilgisinin verilmesi resmen krizi tamamıyla değiştirmiş, ABD’nin çok net adımlar atmasını sağlamıştır. Bu kriz sonucu SSCB füzelerini Küba’dan çekmek zorunda kalmış ve ciddi bir prestij kaybetmiştir.

Bütün bunları göz önüne alarak bir değerlendirme yaparsak, Türkiye’nin, uluslararası arenada çıkarlarını gözeten her ülke gibi, gücünün ve kaynaklarının farkında olarak ve daha da önemlisi bunları akıllıca, doğru yerde ve doğru zamanda kullanmasının ne denli hayati önem taşıdığıdır. Stratejiler ekseninde verdiğimiz örneklerle de vardığımız sonuç, bir ülkenin gücünün sahip olduğu kaynaklara değil, kaynakları kullanım ustalığına bağlı olduğudur. Bu amaçlar doğrultusunda uluslararası uyuşmazlıkların çözümünde diplomasiden savaşa kadar, nota vermeyi bile ciddi bir hareket olarak idrak etmesi ve kararlılığın dış politikada ne denli önem arz ettiğini çözümlemesi gerektiğidir.
Mehmet YILMAZ