İnsanı müslümanlığından utandırmayın!

Ergen yıllarımdı. 18 yaşına yeni girmiştim, diğer ergenler gibi üzerimize düşsün düşmesin büyüklerimize özenip onların yaptığı şeyleri yapmak her gencin büyüme psikolojisini yaşamak için yapacağı en favori hareketti. Ben de öyle yaptım, özel ders ve gazeteye yazdığım yazılardan aldığım paralarla yaptığım tasarrufla kurbanda yedi kişi danaya girdim. Abdest alıp camide bayram namazını kıldıktan sonra kurbanımızı kesmeye gittik. Sokağın ortasında bir çınar ağacının dibinde gayri sıhhi koşullarda kurbanımızı dini gerektirmeleri uygulayarak kestik. Kesim sırasında belki yıl boyu evine et girmediğini düşündüğüm fakir garip guraba yalvarırcasına bir lokma et istediklerinde bizim ortakların çoğu adamları kovdukları yetmiyormuş gibi neredeyse döveceklerdi. Arkalarından söyledikleri aşağılayıcı sözler de cabası! Payımı alıncaya kadar orada sabırsızlıkla bekledikten sonra payımı oraya gelen kim varsa fakir gördüğüm dağıttım hepsini.
Bu benim kestiğim ilk ve son kurbanımdı, acısı uzunca yıllar ve hatta hala da yüreğimi yakmaktadır. Sonraki yıllar görevimizi dinimizin izin verdiği başka yollarla yerine getirdik.

Her kurban yaklaşırken Televizyonlar derin dondurucu reklamları ile doldu.”Bu bayramın etini gelecek bayrama da saklarım” diyenlere ……. derin dondurucu! Şeklinde reklamlara siz de rastlamışsınızdır!

Yani bu ülkede kurban kesenlerin büyük çoğunluğu kurbanı yıllık et ihtiyacını karşılamak için kesiyor. Kimi derisi ile gerisini biraz da kemiğini konu komşuya veriyor. Yıl boyu da zehir yiyesice derin dondurucuda ya da kavurarak o etleri yiyor! Zehir yesin! Kestiğine de “kurban” demesin! Televizyonlarda yüksek ücretlerle hocalık yapan dini bilgileri ile kazanç sağlayıp haram yiyen ulema hocalar da bu yanlışlığı anlatmak yerine “üçte biri komşuya üçte biri fakire, üçte biri haneye” diye dağıtım önerirler; yok öyle hep fakire hep fakire!